Dağcılık

Dağcılık, her ne kadar kelime olarak dağlarla ilgili sporu yapmak anlamına geliyor olsa bile felsefesini anlamadan, ruhunu tanımadan bu sporu anlamak ve tarif etmek imkansızdır.

İnsanlığın var olduğu günden beri dağlar hep ilgi kaynağı olmuş ve tarihin hemen her evresinde de insanlar dağlara kutsiyetler atfetmişlerdir. Türk tarihinde de ilk zamanlardan başlayarak dağlar kutsanmış, onlara ayrı bir saygı duyulmuş, onların yaşamlarında en önemli etken kültlerden olmuştur. Bütün dini inanışlarda en kutsal, en saygın yerler olmuştur dağlar. Tanrıdağları-Erendağı-Babadağ-Alp Dağları gibi isimlerle yücelikleri teslim edilmiştir.

Dağlarda yaşayanlar, dağları mesken tutanlar toplum içinde mutlaka ama mutlaka ayrı yerlere konulmuş ve hatta bazende normal olmayanlar sınıfında değerlendirilmişlerdir. Kimi evliya-eren-baba-bilge gibi değerlendirilirken, kimi ise meczup/deli şeklinde görülmüşlerdir. Herkesçe bilinmeyen, ulaşılamayan, merak edilen ama öğrenilmesi zor olan yerlerde yaşayan, oralarda gezen, oraya ulaşanlara başka hangi tür gözle bakılacaktı ki?

Günümüzde ise dağcılığı tarif etmek tek ve ortak bir tarifle mümkün değildir… Genel anlamları içeren bir tarif yapmak icap ederse (ki bu benim kanaatimdir). DAĞCILIK; yeterli eğitimden geçerek, gerekli ekipmanları kullanma becerisi olan, her türlü doğa şartlarında hayatta kalma yetisine sahip insanların, doğaya/çevreye ve diğer insanlara zarar vermeden dağlarda yapmış oldukları spora verilen addır.

Tarif her ne şekilde yapılırsa yapılsın şurası muhakkaktır ki dağcılık öyle herkesin “ha” deyince yapabileceği bir spor dalı değildir. Fiziksel, ruhsal ve bilgi donanımları yeterli olmayanların 2000 m. irtifa altında yapılan”DOĞA YÜRÜYÜŞÜ” dışında (o da belirli bir disiplin içeren bir faaliyettir) dağcılık yapması hayati anlamda tehlikelidir.

Dağcılık tarihini merak edip internette veya başka kaynaklarda ufak bir araştırma yapanlar şununla karşılaşacaklardır; “18.-19. yüzyılda Avrupalı (İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere) zenginlerin boş zamanlarını değerlendirme ve hayatlarının rutinlerini yeni maceralarla süsleme arayışı neticisinde bir spor sayılmaya başlanan dağcılık, 20.yüzyılın başında diğer ulusların da ilgisini çekmeyi başarmıştır. Uluslararası bir spor haline gelmesi ise, 1931 yılında, merkezi Cenevre’de olan Uluslararası Dağcılar Birliği (UIAA)’nin kurulmasıyla mümkün olmuştur.

Ben buna katılmıyorum. Dağcılığı sadece hobi veya boş zamanlarını geçirme anlamında düşünmüş olsaydım bu doğru olurdu. Ancak hemen herşeyde olduğu gibi illa ki bir Avrupa yamanmasıyla karşı karşıyayız bu anlatımda. Belki spor dallarında branşlaşma anlamında 1931 yılında Uluslararası Dağcılar Birliği’nin kurulması dağcılığı spor dalları içine almış olması şeklinde değerlendirme doğru olabilir. Ancak yine diyorum “yok zenginlerin hobisi”, “yok Önce 18-19 yüzyılda İngilizler ve Fransızlar başlamışımış” gibi ifadeler bence doğru değildir. gerek Türk Tarihi ve gerekse diğer milletlerin tarihlerine bakıldığında “DAĞCILIK” birçok coğrafyada zaten yaşam biçimidir. Altay Türkleri, Tibet yaşayanları, Alp sakinleri, Toroslar Yörükleri, Macchu-Picchu’yu inşa eden İnka’lar gibi örnekleri düşünmek gerekir… Unutulmamalıdır ki; dağlar bizim eğlence mekanlarımız değildir ve eğlenmemiz için var-olmamışlardır.

Ancak spor olarak dağcılık UIAA’nın kurulmasıyla eğitim-branşlaşma-emniyet yöntemleri gibi konularda standartlaşmaya gidilerek dağcılık sporu disiplini oluşturulmuştur. Dağcılık ve dağcı disiplini oluşturulan bu kurallara oturtularak daha çok kişinin güvenle bu sporu yapması ilke edilmiştir.

TDF (Türkiye Dağcılık Federasyonu) kayıtlarına  göre ;”Türkiye’de dağcılık etkinlikleri ilk kez 19. yüzyıl da yabancıların ülkemiz dağlarına sportif ve bilimsel amaçlı çıkmalarıyla başlamıştır. Bu kapsamda bilinen ilk tırmanış, Alman fizikçi Prof. Dr. F. V. Parrot’un 27 Eylül 1829 tarihinde Ağrı Dağı’na yapmış olduğu bilimsel amaçlı tırmanıştır. 20. yüzyılın ilk yıllarında ise ülkemizde Türkler tarafından yürütülen dağcılık aktiviteleri, askeri ve sivil olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Bu kapsamda 1924 yılında Miralay (Albay) Cemil Cahit Toydemir toplam 8 kişilik bir ekiple Erciyes Dağı’na (Kayseri) doğu rotasından tırmanması Türkiye’deki milli dağcılık etkinliklerinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

Sonraki yıllarda, ülkemizde dağcılık aktivitelerinin artması ile 1928 yılında “Türk Dağcılık Cemiyeti” adı altında ilk dağcılık örgütü oluşturulmuştur. 1933 yılında ise “Türk Yürüyüşçülük, Dağcılık Kış Sporları Kulübü” adı altında bir kulüp faaliyete başlamıştır. Bu kulüp sonradan “Tenis, Eskirim ve Dağcılık Kulübü” adını almıştır. 1935 yılında Dağcılık ve Binicilik Federasyonu adı altında ilk federasyon olarak anılmıştır. Çalışmaları 1936 yılında başlayan ancak resmi olarak 1939 yılında tamamlanan, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü bünyesinde “Dağcılık ve Kış Sporları Federasyonu” Yen’i bir yapılanma ile kurulmuştur. Uzun yıllar dağcılık ve kayak branşları aynı çatı altında yürütülmüştür. 1966 yılına gelindiğinde ise dağcılık ve kayak branşlarının ayrılması ile federasyonumuz sayın İsmet Ülker’in de katkılarıyla Türkiye Dağcılık Federasyonu olarak tescillenmiştir. Federasyonumuz, 1977 yılında Uluslararası Dağcılar Birliği ‘ne resmen üye olmuştur.” 

Dağcılık her ne kadar yukarıda yazılan gibi bir Norm ve standartlara oturtulursa oturtulsun her şeyden önce unutulmamalıdır ki BİR YAŞAM ŞEKLİDİR. Aldığınız eğitimlerde ne kadar çok şey öğrenirseniz öğrenin eğer bunları günlük hayatınızda uygulayamıyorsanız siz bir dağcı olamazsınız. Dağcılığın günlük hayatta uygulanması dediğimde hemen bazı sorular aklınıza gelebilir. Hatta bazıları bunu ti’ye dahi alabilir.

Adına modern yaşam deyip oysa doğal olan her şeyimizden bizi uzaklaştıran güncel hayatımıza dağcıların doğa felsefesini yerleştiremezsek dağcılık yaşam şeklimiz olmaktan uzaklaşacaktır.

Dağcılar;

  • Doğaya saygılıdırlar ve asla çevrelerine zarar vermezler.
  • Yaşam alanlarının  gelecekten ödünç alındığını bilir, bu alanlarda temizlikten tutun her türlü ortamına özellikle dikkat ederler.
  • Doğa’da yaşayan bütün canlıların yaşam haklarını bilir, kendisinide “DOĞANIN BİR PARÇASI” olarak görürler.
  • Asla bir başkası ile rekabete girmez, ego yapmaz, bencillikten uzaktır.
  • Maceracı ruhludur ama olası sürprizlere karşı her zaman hazırlıklı olunması gerektiğini bilir.
  • Duygusaldır.
  • Bilimsel ölçülere inanır, onlara yaşamın her alanında değer verir.
  • Bütün yaşamın sevgi üzerine kurulu olması gerektiğini bilir, kaidelerini bu temel üzerine oturtur.
  • Azla yetinip, çoğun veya israfın taraftarı değildir.
  • Toplumsal yaşamın inceliklerini sever, kibardırlar.
  • Zoru sever, gücünü bilir, anlık zevkin doyumsuz tadını yaşarlar.
  • Dağların büyüleyici-cezbedici-etkileyiciliğini bilir, hayal kırıklıklarını dahi özel yaşarlar.
  • Vazgeçme alışkanlıkları yoktur, kararlıdırlar – tekrarlayıcı dırlar.
  • Zorluklardan zevk ve ilham alırlar.
  • Doğaya ayak izinden başka iz bırakmazlar.
  • Teknoloji esiri değil, ondan yaşamsal alanda faydalanmak için kullanırlar.

Velhasıl DAĞCILIK ruh ve yaşamı algılama, öylede davranma felsefesidir.

Yıldırım Beyazıt UMURTAĞ

Likya Dağcılık ve Doğa Sporları İhtisas Kulübü

Yönetim Kurulu Başkanı